BEN KİMİN MEVLASIYSAM ALİ DE ONUN MEVLASIDIR.
Kâbe'nin sinesinde dünyaya gözlerini açan yegâne insan… Allah’ın eviyle şereflenmiş doğumu, ilâhî bir işaretti adeta. Velâyet güneşi Hz. Ali (k.v), Hakk’ın muhabbetiyle yoğrulmuş, Kur’ân’ın hakikatini yaşayan bir ömürle mühürlemişti hayatını. Hicretin 40. yılı, Ramazan ayının 19. gecesi sabah namazında aldığı kılıç darbesiyle yaralandı. Ve 21. gecesinde “Kâbe’nin Rabbine andolsun, kurtuluşa erdim!” diyerek Sevgili’ye kavuştu.
O, Kur’ân-ı Kerîm’in yaşanan tezahürüydü. Sıffîn’de "Ben Kur’ân-ı Natık’ım" diyerek ilâhî hakikatin dili olduğunu haykırmış, Kadir Gecesi'nde ise o hakikatin kaynağına vuslat eylemişti. O, ayetlerin vücut bulduğu bir kemâlat timsaliydi. Sünnetin muhafızı, ilmin kapısı, ilâhî aşkı arayanların yol rehberiydi.
Adalet, tevazu, cesaret, hilm, takvâ, ilim ve bütün yüce hasletler onunla anlam bulmuştu. Hayber’in kapılarını söken yiğit, gariplerin gönlünde umutlar yeşerten bir baba, bir yetim dostu, isimsiz hizmetlerin kahramanıydı. Evde müşfik bir eş ve baba; cephede Allah’ın aslanıydı. Ölüm döşeğinde dahi "Sorun, sorun ne soracaksanız!" diyerek ilim deryasının kapılarını ardına kadar aralamıştı.
Ömrü, Âlemlere Rahmet’in (s.a.v) ömrüne denk; 63 yıl. Bu kutlu hayatın 33 yılı Resûlullah’ın yanında geçmiş, Nübüvvetin 23 yılına başından sonuna şahit olmuştu. Hicret sırasında Resûlullah (s.a.v), Mekke’deki tüm işlerini Hz. Ali’ye (k.v) bırakınca, o artık Nebi Vâsisi olmuştu. Ensar ile Muhâcir kardeş ilan edildiğinde ise Resûlullah (s.a.v), onu kendisine kardeş seçmişti: "Ali ile ben, Musa ile Harun gibiyiz." buyurmuştu Efendimiz.
Hz. Fâtıma ile evlenerek Nübüvvet Hânedânı’nın damadı olmuş, nubuvvet ve velayet nurundan, Hz. Hasan’ın doğumuyla "Ebû’l Hasan" künyesine kavuşmuştu. Hz. Hüseyin, Zeyneb ve Ümmü Gülsüm ile birlikte tüm Resûl evlatlarının babasıydı.
"Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister" ayeti nazil olduğunda Nübüvvet abasının altına alınan beş nurdan biri olmuş, "Hamse-i Âl-i Abâ"dan sayılmıştı. Cihat meydanlarında Allah’ın Aslanı, Hayber’in fatihi, Zülfikâr’ın sahibi idi. Resûlullah’ın ifadesiyle: "Ali gibi yiğit, Zülfikâr gibi kılıç yoktur."
Murtazâ idi ismi. Allah’ın ve Resûlünün razı olduğu, onların da kendisinden razı olduğu kul. Peygamber Efendimiz (s.a.v), onun için “Ben ilmin şehriyim, Ali de kapısıdır” buyurmuştu. O, o kapıydı; ilmin, hikmetin, marifetin anahtarıydı.
“Kur’ân’daki tüm hikmet Fatiha’da, Fatiha Besmele’de, Besmele 'B' harfinde, ben ise o 'B'nin altındaki noktayım” diyen bir irfan denizi… Kur’ân’ı lisanında, ahlâkında, amelinde yaşayan "Konuşan Kur’ân" idi.
Resûlullah’ın (s.a.v) doğrudan emaneti, vefasıyla Nebi’nin kardeşi, vuslata erdiğinde ilmin onda dokuzu onunla göç etti denilen ebedî rehberdi.
İnsanlığın nuru olan Peygamber Efendimiz (s.a.v), veda haccı sonrası, Hicret’in 10. yılı Zilhicce ayının 18. gününde, Medine’ye dönüş yolunda “Gadir-i Hum” denilen mevkide konakladı. O öğle vakti, kavurucu çöl sıcağına rağmen orada toplanan on binlerce sahabeye seslendi. Nebi’nin mübarek elleriyle velâyet makamı ilan edilmiş, "Ben kimin mevlasıysam, Ali de onun mevlasıdır" hitabıyla velayet nuru ümmete emanet edilmişti. .“Ben kimin mevlasıysam, Ali de onun mevlasıdır. Allah’ım! Onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol…”ardından şu mukaddes cümleyle devam etti. “Size iki ağır emanet bırakıyorum: Kur’ân ve Ehl-i Beyt’im. Onlara sımsıkı sarıldığınız sürece asla sapıtmazsınız…”buyurmuştur
Hz. Ali. Gadir-i Hum’da, nübüvvet nuru hz Muhammed Mustafanın sav mübarek elleriyle velâyet nuru , velayet makamı ilan edilmiş,
Velâyet kapısı ondan açılmış, marifet o kapıyla yoğrulmuş, muhabbet ondan damlamıştır.